BİZİM DE GÖNLÜMÜZDE YER EDEN BİR İBRİK VAR MI?

Türk sanatının bir kolu olarak gelişen madenî eserler Osmanlı Devri’nde zirveye ulaşmış, eşsiz bir yere sahip olan ibrikler ise çeşitli form ve bezemelerle donanarak estetik güzellikleriyle bir devre damgasını vurmuştur. Temizliğin ve suda tasarrufun sembolüde olan ibrikler eskiden evlerin en sık kullanılan eşyalarından biridir. El yüz yıkamak ve abdest almak için su dökmeye mahsus uzunca bir emziği ile sapı olan, karınlı ve ince boyunlu üzerinde figürler ve süslemeler bulunan bir su kabıdır.Evlenecek kızların çeyizlerinde olmazsa olmaz ihtiyaçların başında gelmektedir. Kullanıldığı yere göre ibrik çeşitleri farklılık göstermektedir. Bunların başlıcaları, hela için kullanılan abdesthane ibrikleri, ibadet maksadıyla kullanılan abdest ibrikleri, zemzem ikramı için yapılan zemzem ibrikleri, kadınlar için hususi olarak imal edilen zenne ibriği, ihtiyarlar ve hastalar için yapılan küçük ebatlı başucu ibriği, misafirler için kahve ve su ibriği olarak sayılabilir. Çocukluk dönemlerimde plastikten yapılmış çeşitli ibriklerinde varlığına şahitlik etmişimdir. Renklerinden dolayı plastik ibriklere karşı bir hayranlık duyar, sürekli misafirlikte gördüğüm farklı çeşit ibriklere sahip olmak isterdim. Şuanda ibrikler unutulsada üzerine anlatılagelen kıssalar, iğneleyici sözler yüzlerde gülümseme oluşturur,dinleyenlerin iç geçirerek, “nerede o eski günler” sözlerine tanıklık ediverir.

Malik bin Dinar Hazretlerine sevdiği bir dostu hatırı sayılır bir ibrik hediye eder. Hazret birkaç gün yeni ibriği ile abdest aldıktan sonra o ibriği arkadaşına iade eder. Sebebi ise; “ibriğin çalınacağı kaygısını taşıyorum, kendimi ibadetime tam olarak veremiyorum” diye söyler.

            Muhyiddin-i Arabi Hazretleri gençlik yıllarında iken, Bağdat’ta bir işi olması sebebiyle uzun bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk esnasında bir dere kenarında balık tutmaya çalışan derviş kılıklı bir adama rastlar,adama yaklaşır ve selam verir! Ne yaptığını sorar!
Adam,“Ben gördüğün şu sazdan yapılmış kulübede yaşıyorum,geçimim içinde her gün iki balık tutarım, biri kendim için biriside sizin gibi yolu düşenlere ikram etmek için.” der.
Muhyiddin-i Arabi Hazretleri adama misafir olur. Adam ne tarafa yolculuk yaptığını sorar. Mübarek,“Bağdat’a doğru gidiyorum.” deyince adam çok sevinir ve “Benim orada çok sevdiğim bir ALLAH adamı vardır. Onun yanına uğrayıp benim için nasihat etmesini rica eder misin?” der. Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, “Tabii zaten gidiyorum, orayada uğrarım.” Der. Neyse yolculuk devam eder. Bağdat”a varır. Kendi işlerini gördükten sonra “şu dervişin dediği zata bir uğrayayım” diye düşünür ve o adrese uğrar, bir de bakarki, kapıda nöbetçiler ve bir sürü hizmetlileri olan ulu bir konak!Derdini anlatır, o zatın kendisini kabul edeceği haber verilir. İçeri girer, o zatla tanışır.Sohbet ederler,dervişten bahseder, o zat dervişi tanır.
Muhyiddin-i Arabi Hazretleri müsaade istemeden önce dervişin nasihat istediğini söyler. O mübarek zat bir süre gönlüne eğildikten sonra başını kaldırır ve “Söyle ona dünyayı gönlünden çıkarsın.” DeyinceMuhyiddin-i Arabi Hazretleri şaşırır ama bir şey söylemez ve oradan ayrılır. Günlerce süren yolculuktan sonra tekrar o dervişin oturduğu sazdan kulübeye varır.Onunla hoşbeşten sonra derviş,“O mübarek zat bana nasihat ettimi?” diye heyecanla sorar!Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, “Evet sana nasihat etti, dedi ki “söyle ona dünyayı gönlünden çıkarsın” deyince derviş bir nara atar ve bayılır.Ayıldıktan sonra Muhyiddin-i Arabi Hazretleri onun bu hâline hayret ederek derki, “Ben bu işten bir şey anlamadım. Sana dünyayı gönlünden çıkartsın diyen zat ihtişam içerisinde nöbetçileri, hizmetçileri olan ulu bir konakta yaşıyor ve senin gibi hiç bir şeyi olmayan bir dervişe “dünyayı gönlünden çıkartsın” diyor. Sende bu hâle düşüyorsun, bu işteki sır nedir bana da söyle.” Derviş derin bir ah çektikten sonra “Benim” diyor “İşte sende gördün dünya adına neredeyse hiçbir şeyim yok geçimimi dereden balık tutarak temin ediyorum, sazdan yapılmış kulübemde ise abdest almak için kullandığım bir İBRİĞİM var, lakin ben ne zaman namaza dursam zikre, ibadete yönelsem bütün varlığım olan o İBRİK kaybolurmu? Yoldan geçen birisi alırmı? düşüncesi benim kalbimi sürekli meşgul eder. Ozat bir sürü dünya malına sahip iken hiçbir malı onunla ALLAH arasına girmezken benim üç kuruşluk “ibriğim” bana perde olur, ALLAH”la arama girer. Onun için o mübarek bana bu nasihatte bulunmuş deyince,Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin gönlünde büyük fırtınalar kopmasına sebep olur.

Bir ibrik hadisesi ise Osmanlıdan hepimizin biryerlerde okuduğu ve bizi tebessüm ettiren bir hikâye.

Adamın biri yabancı olduğu bir kasabada dolaşırken büyük abdesti gelir. Fena hâlde sıkışmıştır. Orayaburaya seğirtir. Tuvalet arar, bulamaz. Sonra aklına gelir. Burası bir Müslüman kentidir. Ve her caminin müştemilatında mutlaka bir umumi tuvalet olması gerekir. Gözlerini havaya çevirir ve bir minare görür. O yana doğru koşar ve tuvaleti bulur. Boş iki kabin; kapılarında birer su ibriği ve çubuğunu tüttüren; bir sandalyenin üstüne âdeta tünemiş bir tuvaletçi görür. İbriklerden birini kaptığı gibi kabinlerden birine dalar. İbrikçi arkasından var gücüyle bağırır.

"- Bırak o ibriği, ötekini al."

Adamın tartışacak hâli yoktur. Bırakır aldığı ibriği, ötekini alır ve içeri girer. İhtiyaç giderir, dışarı çıkar, ellerini yıkar, parasını da verdikten sonra ibrikçiye sorar.

- Yahu arkadaş içeride merak ettim, düşündüm. Bu ibriği değil de ötekini alsaydım ne olurdu?

İbrikçi mağrur bir ifadeyle çubuğundan iki nefes daha çeker; sandalyesine iyice gömülür ve soruyu yanıtlar:

"- Bırak! Bizim de bu kadar forsumuz olsun!

Rabbim gönlümüzü ve kalbimizi rızası dışındakilerle meşgul ettirmesin. Aşırı dünya sevgisinden, bizi doğru yoldan sapıtacak makam ve mevki hırsından muhafaza eylesin.

YORUM EKLE